007 James Bond - Cenaze İşlerinin Hizmetinde



Ölüm meleği Bond, tıpkı Dracula’nın kucağında kıvranan Mina Harker gibi, tüm bu ölümlerden uzaklaşmak istediğini yakarıyor sanki. Onun gibi ölmeye de razı. Bu yüzden artık iyice pervasız, iyice kural tanımaz, açılıştaki helikopter boğuşmasında pilotu bile pataklayarak hayatını lüzumsuz derecede tehlikeye sokması da bundan. Helikopteri kalabalığın arasına çakılmaktan kurtardığı andaki küstah yüz ifadesine dikkat edin. Ölümü bir kez daha alt ettiğine sevinmekten ziyade, fanilere ‘beş dakika daha’ tanıdığı için güçlü hissediyor. Tanrısal kibirden çok, eli oraklı ölüm meleği siluetinin kibirli sırıtışı o. Bu küçücük an, Sam Mendes’in oyuncu yönetimindeki başarısının en parlak zirvelerinden biri. Kaçınılmaz bir infazdan kurtardığı Lucia’nın “boşuna kurtardın, ömrümü sadece beş dakika daha uzattın,” kötümserliğine de aynı sırıtmayla karşılık veriyor: “Güzel!”

Filmin yaşayan ölülere atıfla bir ölüler festivalinde, kemik torbası kılığına girmiş fanilerin arasında başlaması çok isabetli. Bond kendi kurgusal evreninde, diğer herkesin aksine bir türlü ölemeyişine kızgın, ete kana bürünmüş olmaktan iskelet kostümüyle bir nebze sıyrılıyor sanki ama asansördeki göz devirmesine bakılırsa halinden yine de memnun. Hikaye Bond’u aslında çoktan ölmüş bir dünyanın kahramanı ilan ediyor, çoktan ölmüş ama bir türlü 'hakikaten' ölemeyen bir kahraman. Dünyası sürekli devam eden bir cenaze töreni gibi. Hep cenazeden yeni dönmüş gibi seks isteğine kapılıyor, bu yüzden gördüğü ilk kadının üzerine atlıyor. (Hmm, çok Amerikan!) Seviştikçe ölümü unutuyor, alt ettiğini sanıyor belki, kadın düşmanı olduğu için değil de bu yüzden sevişgen. 

Daha önce Kraliçenin Hizmetinde’de ve Öldürme Yetkisi’nde aynısına birazcık yeltenilse de, Bond etrafındaki herkese ölüm getiren bir ayaklı felaket olarak bu denli sert biçimde hiç tanımlanmamıştı. Judi Dench’li M’in daha önceki kinayeli laf sokmaları bile bu filmin yanında hafif kalır. Binalar yıkılıp birer mezar gibi Bond'un üstünü örtmeye çalışıyor. Hatta eski MI-6 binası, bir noktada önce ölüler müzesine dönüşüyor, sonra da bir kabir misali cesedini gömmek istiyor. Cehennem çukurlarını çağrıştıran gediklerin üstünden atlıyor, tabutta tıkılmış gibi eli kolu bağlanıyor, işkenceyle ağır ağır bir cesede dönüştürülmek isteniyor. Onu yaratan adama ulaşabilmek için en kritik bilgiyi ölüden farksız birinden alıyor. Peşinde olduğu örgüt ölümü bile yönetebiliyor olsa gerek ki meşum toplantılarında ölümcül hastalıkların adları art arda sıralanıyor. Ölüm vurgusu çok bariz, çok sık yineleniyor ama başka bir filmde olsa kör göze parmak diyeceğimiz bu motif, Bond'un bunaltısının seyirciye tezahür etmesini kolaylaştırıyor. Dr. Swann'ın 'babamı sen mi öldürdün?' suçlamasına Bond 'zaten ölmüş sayılırdı' mealinde bir yanıt veriyor. Bond'un tek bir travması var, ailesi dahil hayatına giren herkesin trajik şekillerde ölmesi. Lanet gibi bir şey taşıdığı. Bunu vurgulamak ona yaramıyor ama. George Lucas'ın Revenge of the Sith'te Anakin Skywalker'ı çocuk katili olarak göstermesi kadar ağır bir öztahribat söz konusu burada. Darth Vader'e her baktığınızda Jedi tapınağındaki çocukları katleden adamı görmek başka, gezegenlere zulmeden, prensesleri sorguya çeken adamı görmek başka bir şeydir. Aynısı Bond için de geçerli.


Bond yorgunluktan ziyade, hakikaten bıkkın. Onu bir mezarlık bekçisi, Styx nehrinin kayıkçısı gibi hissettiren tüm ölümlerden uzaklaşmak sıfır noktasına ulaşmak istiyor. Birimde çalıştığı onca yıla rağmen sorunun kökünü kazıyabileceğini, büyük yılanın başını ezebileceğini düşünmesi biraz çelişkili. Ama illa ki Van Helsingcilik oynayacak ya, o yüzden antika bir araçla ıssızlığın ortasından alınıp şeytani kötülüğün şatosuna götürülüyor. Karanlıklar prensinin bir şatosu daima vardır çünkü. Ne yazık ki Christoph Waltz ne bir prensin zerafetine, ne de korkunç kralın ürkütücülüğüne sahip. Açıkçası tüm bu yüzleşme bölümünde çalışmayan bir şey var. Oberhauser'in 'yaptım ama bir sor bakalım niye yaptım'lı açıklamalarına Bond'un 'seni öldürmeye geldim' ile yanıt vermesi, geçmiş maceralardaki 'Bond kötülüğün ininde' sahnelerinde olmayan bir zorlama duygusu altında eziliyor, hikayeyi taşıyan kaideler de çatırdamaya başlıyor. Sizin için bundan çok daha önce çatırdamadıysa tabii.

Dev bir salonda, dev bir masanın etrafında toplanıp hain emellerini tartışan ahtapot kollu şer organizasyonu tasviri, herkesin önünde vahşice harcanan üyesine kadar, fazlasıyla karikatür, ezici bir tehdit duygusu yaratmaktan fersahlarca uzak. Siyasi çıkar ağlarını, suç organizasyonlarını 80’lerde böyle betimlemenin hiçbir sakıncası yoktu. O dönemde sahiden öyleydiler belki. Seri kendini yenileme çabasıyla çok ciddi cümleler kurmasa, baş karakterini deşifre etmek için bu denli uğraşmasa bu tasvir sırıtmayacak halbuki. Tipik Bond deyip geçeceğiz, belki keyif de alacağız. Burada eğreti duruyor, geçmişin köhne bir kalıntısı gibi. 

Bond’u analize maruz bırakmanın çok ilginç sonuçlar verdiği ortada. Ama seriyi kaçınılmaz biçimde sakatlıyor da. Aynı sebepten, uçakla kovalamaca ve tenha Roma sokaklarında başlayıp Tiber nehrinde son bulan spor arabalı ebelemece, tam Bondluk süslemeler olmasına rağmen, Bond’un ölüme can atan pervasızlığını pekiştirseler bile, yama gibi duruyor. Pierce Brosnan’lı Bond’un bir tanka atladığı anda tema müziğinin coşması gibi esprilerle tatlandırılmadıkları için belki. 

Eski kafalılık değil bu, bir Bond filminin böyle küçük dokunuşlarla keyif vermesi gerekir. Herhangi bir aksiyondan farkı kalmayacaksa, karakteristiklerinden arınacaksa ne anlamı var ki.  Spectre’nin, Ernst Stavro Blofeld’in adının yıllar yıllar sonra bir kez daha geçtiği bir filmde jenerikler hariç bir kez bile John Barry’nin temaları tınlamaz mı? Aşk olsun ama! Beyaz kediniz de, bir zamanlar Jaws’u oynayan aktörünüz de sizde kalabilir, pek hükmü yok. Bond’u her gördüğünde ‘abi beni tanıdın mı, eskiden güreşçiydim ben’ sırıtmasıyla sinir bozan Hinx, o kadar karaktersiz ve esprisiz ki, yürüyen duvardan o kadar farksız ki, diğer Bond fedailerinin arasına değil, klişe hödükler listesine girebilir ancak.

Bond’un final yüzleşmesinde fazlasıyla Nolan-Miller Batman’ini andırması da bir tıkanıklığın göstergesi . Oberhauser’in camdaki aksi Bond’un aksiyle üst üste biniyor, birbirlerini yarattıklarını ya da aynı tür yaratıklar olduklarını ima ederek. E güzel de patlamak üzere olan binada ona iki seçenek sunulmasına ne demeli? Ya kız ölecekmiş ya da kendi, oh nefesim kesildi! Suç dehası olduğunu iddia eden bir beynin son tahlilde akıl edebildiği, Bond’a sunabildiği tek açmaz bu mu?



Bond'un ölümlerden ölüm beğenmeyi reddettiği son sahne, M'in 'öldürme yetkisi aynı zamanda öldürmeme yetkisi'dir tiradıyla da örtüşüp filmi bütünlüyor neyse ki. Ya da Batman'in Joker'e, Joker'in de Batman'e ihtiyacı var deyip burun kıvırın, siz bilirsiniz.

007 eski çağın ajanı, onu öyle seviyoruz. Bu filmde de aslında hep bildiğimiz gibi. Evet, fanilerin arasındaki sürgün hayatı, ölümden muaf mitolojik kimliği hiç bu kadar iyi vurgulanmamıştı, doğru ama bu vurgu ona hiç yaramıyor, zedeliyor da sanki. Onu günümüze ayak uydurmaya her zorladıklarında, kılığından çıkıp Ethan Hunt’lara, Jason Bourne’lara yaklaşıyor, ondan esinlenilmiş benzeri karakterlerin bile gerisinde kalarak. 

Bond, soğuk savaş döneminin yarattığı en eğlenceli şeydi. SPECTRE ise, dünya savaşında, köhne bir yeraltı odasında çalışan bir şifre çözücüsü kadar asık suratlı, resmi ve cansız. Eh, ölümsüz ajanını kurukafa maskesiyle sahneye sokan bir Bond filmini cansız olduğu için çok da yeremeyiz galiba. En azından bir kural bozulmuyor. Çok yavaş tempolu (eskilerin deyişiyle slow) bir şarkıyla açılan Bond filmleri daima en ağırkanlı ve en buruk olanlarıdır. 

Popüler Yayınlar